13 Mart 2020 Cuma

macera yitimi..,

akşam yürüyüşünden geldim.
her zamanki gibi bir saat, on beş dakika süren
mutat akşam yürüyüşüm.
genellikle aynı güzergahta yürürüm. kadıköy'ün en sevdiğim yeri balık pazarı içinden geçerek, moda caddesi üzerinden migros'u dönüp, oyun atölyesi önünden geçip bahariyeden aşağı, boğa'dan karşıya geçip, halitağa üzerinden yeldeğirmeni ve yokuştan aşağı evim.
bazen bu tekdüze hayatıma heyecan katmak için bunun tersini yapar, yeldeğirmeni'nden bahariye'ye çıkar,
balık pazarı içinden geçerek evime dönerim.
o gün farklı bir şey yapmış olmanın ince huzuru içinde, “yaşıyorum bu hayatı” derim, o karikatürdeki adam gibi.
neyse, bugün yine değişiklik isteğimin önüne geçemedim ve tersten başladım yürüyüşüme. ne de olsa bugün yeni yaşımın ilk günü. altıyol'dan yukarı, bahariye'den moda'ya doğru yürüyorum, tam halk eğitim merkezi’nin karşı kaldırımındayım, yerde on, on iki santim arayla üç dört damla kan gördüm. dedim her halde birinin burnu falan kanadı. yürümeye devam ederken.. biraz sonra aynı damlalar yine başladı. aynı aralıklarla. on, on iki santim aralıklarla düzenli damlalar.

Resim

ben yürüyorum damlalar devam ediyor. bir noktadan sonra bitecek, birinin kanayan eli, bacağı, burnu her neyse farkına varacak, bir yerde duracak, bir eczaneye falan girecek, ya da bir restorandan peçete almak
için duraksayacak diye düşünerek izleri takip etmeye başlıyorum. aslında izleri takip de etmiyorum. izler zaten yürüyüş güzergahımın üzerinde. yaklaşık yüz adım sonra biraz seyrekleşir gibi damlalar. düştüğü yerde hafifçe etrafına doğru sıçrıyor, güzel şekiller bırakıyor ama enteresandır hiç küçülmüyor ve de büyümüyor. hep aynı irilikte, elli kuruş büyüklüğünde damlalar.
kiliseyi geçtim, bu da demektir ki ilk blok bitti, sokağı geçtik çıktığım kaldırımda yola devam ediyorum ve damlalar da devam. bir şey dikkatimi çekiyor. ben dikkatle bu damlaların sol tarafında yürürken ve tabii hiç üzerlerine basmamışken, kimse de basmamış. görmeden basmış olabilirler aslında. çünkü benden başka hiçbir kimse merakla bu damlaları takip etmiyor. yanından geçip gidiyorlar. bunca kalabalık içinde bir allahın kulu yere dikkatle bakıp, hayret etmedi, kan damlalarının kaynağını merak etmedi. bakmakla görmek arasında kaybolup gitmiş insan kalabalıkları geçip gidiyor. bir tek ben takip ediyorum damlaları ve ben merak ediyorum kaynağını.
düzenli aralıklarla, tam on, on iki santim aralıklarla, elli kuruş büyüklüğünde damlalar devam ediyor. arada rengi açılır gibi olunca diyorum, kan kaybından ölen insanın -belki de bir köpeğin- son damlalarında rengi açılır mı acaba.?
ama on beş, yirmi adım sonra yine eski koyuluğuna dönüyor. oh, diyorum içimden, "alyuvarlar yerine geldi. işlerini yapıyorlar."
tahminim on dakikadır ve 500-600 adımdır kan takibindeyim. vurduğum ve yaraladığım bir geyiği ormanda takip eden bir avcı gibi.
biri kadıköy'ün tam ortasında, kan kaybından sonunda bir yerde kaldırıma düşecek ve bunu benden başka kimse görmeyecek. çünkü artık içimden bir his, sonuna doğru yaklaştığımızı söylüyor. ileri doğru bakıyorum, hiç yerde yatan bir canlı görmüyorum. ama damlalar devam ediyor. görsem ne yaparım diye düşünüyorum. iki veteriner dükkanı geçtim. köpekse onlardan birine taşırım diyorum. hayatımda bir köpeği kucaklamadım. bizim kadıköy'ün kısırlaştırılmış köpekleri inanılmaz büyük ve şişkinler. nasıl kucaklayacağım.
ya insansa peki. yerde iki büklüm yatmış, kan kaybından son nefesini vermek üzereyse. insanlar başına toplanmıştır. kimseler ellememiştir. beni bekliyorlardır. "adamın biri bir kilometredir bu izleri takip ediyor, gelsin o baksın" demişlerdir. "onun hakkı. onun vazifesi. karışmayalım biz. niye ben gelmeden ellediniz ki diyebilir."
evet demeliler. takipte olan benim, merak eden benim, bunca düşünce ile olay mahalline gelen benim.
açılın ben doktor değilim, takipçiyim..!
allahım sanırım iyi değilim ben. takipten vazgeçip, karşı kaldırıma geçip ilk sokaktan sağa sapıp olacakları görmesem mi.?
bir kaç saat merak ederim, sonra unuturum. bu kadar meraklı biri de değilim ben üstelik. gitmem öyle olayların üzerine falan. korkarım. hep korkaktım. bir sürü işlemi var bunun. karakola gidip ifade vermem falan gerekecek. ne malum adama, ya da kadına benim bir şey yapmadığım, bıçaklamadığım falan, sonra pişman olup takip etmediğim, alıp hastaneye getirmediğim.?!
bunları sorarlar hep. çekinirim ben. yürümeye devam ettim. vazgeçmeyeceğim. sonuna kadar gideceğim, ne olacaksa, nereye varacaksa varsın. bu akşamı nezarette geçiririm, en azından anlalatacak, size yazacak bir hikayem olur.
bela; başımıza gelmesini pek istemediğimiz ama yokluğunun bir şeylerin eksikliğini hissettirdiği bir durumdur.
insanın arada sırada başına ufak tefek belalar gelmesi sanıldığı kadar kötü bir şey değildir.
belanın hakkını vermek gerekir ki; ondan çok dersler alırız. tecrübelerimizin büyük bir kısmı başımıza gelen belalardan aldığımız derslerden oluşur.
ne pahasına olursa olsun beladan uzak duruyoruz ama sanırım ben bu akşam ufak bir bela arayışı içindeyim. için için istiyorum bunu.
başka bir şey daha dikkatimi çekiyor. bunca kanama ile insan artık sağa sola yalpalar, kendini kaybedecek gibi olur, izler bir sağa bir sola kayar diyorum. oysa ki, çok geniş kaldırımın tam ortasında dümdüz bir çizgide devam ediyor damlalar. sağa sola bir tık bile kayma yok.
sağa sola kaymıyor, aralıkları da ne eksiliyor ne artıyor. yürüyorum, yürüyorum ve nihayet damlalar sağa doğru kıvrılıyor ve bir apartmanın kapısında, iki büklük yere eğilmiş, iki tekerlekli pazar çantasının içine doğru kafası düşmüş, bir kadının ayakları dibinde son buluyor.
heyecanla kadına doğru yürüyorum. yüzü apartman kapısına dönük, kafası pazar çantası içine düşmüş kadının omuzuna inanılmaz bir tedirginlikle dokunuyorum.
kadın başını pazar çantasının içinden çıkarıyor, doğruluyor, merakla bana bakıyor. "iyi misiniz hanımefendi?" derken, kafasına, yüzüne hızlı bir bakış atıyorum.
bir yerinden sızan kan yok.!
kadın, "bana bunu niye sordunuz??" der gibi hayretle bakıyor ve bir açıklama bekliyor gibi.
halbuki bir açıklamayı hakeden benim.
ben de ona bakıyorum, "anlatmayacak mısın neler olduğunu?" der gibi.
kadın sonra eğilip, pazar çantasının içine doğru bakarak,
"nar ekşisi" diyor.
"çantanın içindeki nar ekşisi kavanozlarından biri devrilmiş, sanırım kapağı da aralık kalmış, berbat etti çantayı.!"
hiç sevinemiyorum nedense. "oh şükür, ben de size bir şey oldu sanmıştım" falan diyecek halim de yok.
olmasını beklemişim, hayal kırıklığım had safhada.
bu kadar basit mi bitecekti bu macera?!.
nar ekşisi ne yaa.?!
kan nerede.?!
kan olmalıydı.
bela arıyordum ben akşam akşam.
bundan sonraki yaşlarımın ilk gününde küçük bir bela.
nar ekşisi, hiç bela gibi durmuyor.!
o kadının kafası yarılmış, alnından aşağı, tüm yüzünde bir yol çizerek akan kanın, çenesinden damlıyor olmasını isteğimi farkediyorum, vahşice..
"dikkat edin kendinize" diyorum kadına, memnuniyetsiz bir ifade ile. kadın şaşkın şaşkın bakıyor bana. "sen dikkat et kendine" demiyor, nar ekşisi kavanozunun kapağını sıkarken.
meşhur olduğum bir gün, benimle röportaja gelen gençler, "ruhunuzun çöktüğü bir an ya da en büyük hayal kırıklığınız nedir? diye sorduklarında bana, hiç düşünmeden bu olayı anlatacağım..
"macera yitimi” adını koyacağım bu hikayeye de.

9.mart.2020

Hiç yorum yok: