günün yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günün yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2022 Pazartesi

Matmazel Marika






ben kadıköy yeldeğirmeni’nde iki katlı, ahşap bir rum evinde doğdum. matmazel marika’nın evinde. evet, fotoğraftaki evin alt katında.. üst katımızdaki iki oda, sıfır salonda otururdu marika. bizim birinci kattaki bir oda, sıfır salon evimizin içinden çıkılan ikinci katta. mahallemizde evler tuhaftır biraz. mesela benim şu anda oturmakta olduğum ev de, üç oda sıfır salondur. üç odadan büyük, ortadaki antreyi saymazsak.neyse, konumuz bu değil..
matmazel marika, ünvanından da anlaşılacağı üzere hiç evlenmemiş, yalnız yaşayan bir kadındı. yedi yaşıma kadar bana dadılık yapmıştır bir nevi. annem yirmi yaşında bir genç kızmış ne de olsa.
neyse, konumuz bu da değil..
ben marika’nın evinde doğduktan üç sene sonra tam karşısındaki üç katlı ahşap eve taşındık. kardeşim de orada doğdu. zenginleşmemiştik. sadece nüfusumuz artmıştı.
bunları şimdi niçin anlatıyorum?
aklıma geldi birden, ben annemi o yaşlarda sihirbaz zannediyordum!
neden mi?
babam çok muhafazakar bir insandı. namazında, niyazında.akşam eve gelir gelmez ilk işi ikinci kattaki oturma odamıza girerek, “perdeleri kapayın!” demek olurdu. çoğunlukla kapatılmış olurdu perdeler zaten. tül perdeler hep kapalıydı da, kalın keten perdeler de kapatılırdı akşam ışıklar yanınca.
neyse, konumuz bu hiç değil.
biz matmazelin evinin tam karşısına taşınınca ben pencereden hep matmazeli izler olmuştum. gelişini gidişini. baştan aşağı simsiyah giyinirdi matmazel marika. siyah, kısa topuklu rugan ayakkabılar, siyah naylon çorap, siyah ceket, siyah şapka, şapkadan aşağı sarkan ve yüzünü kapatan siyah tül ve siyah eldivenler. yağmur yağıyorsa siyah şemsiye. kamburdu marika, kısa boyluydu. bir metre, elli santim falandı herhalde. bana o zamanlar herkes çok büyük gelirken marika’yı bu kadar küçük gördüğüme göre yanılıyor olamam.
neyse, konumuz matmazel marika’nın tarzı ve boyu posu hiç değil..
ben pencereden onun evini izlerken annem yanıma gelir, bir elini benim omuzuma koyar, diğer eliyle perdenin benim açtığım kısmını genişletirken hafifçe öne eğilir, altı metre öteye baktığı halde çook uzaklara bakıyormuş gibi gözlerini hafifçe kısar, pencereden tam karşıya bakar, “matmazel gitmiş” derdi.
işte konumuz tam da bu..
matmazel gitmişse ben üzülürdüm. o üzüntünün arasında annemin marika’nın gittiğini nereden bildiğini sorgulamazdım hiç. ama annem bazen, “matmazel gelmiş” derdi. sadece pencereden karşıdaki iki katlı evin ikinci katının pencerelerine bakarak anlardı annem bunu. bir süre sonra matmazel marika’nın ışıkları yaktığını ve içeride pıtı pıtı gezdiğini görürdüm. hakikaten gelmişti marika! annem bunu nereden biliyordu? sadece karşıdaki evin penceresine bakarak içinde yaşayan insanın evde olup olmadığını anladığına bakılırsa, annem tabii ki sihirbazdı! yedi yaşına kadar anneme bunu nasıl bildiğini sormak aklıma gelmedi. bir sihirbaza numarasını nasıl yaptığını sormak ayıptır, ondan sormadım desem tam bir yalan olur bu! sadece gitmesiyle gelmesi arasında verdiği görüntü farkını izleyerek bulmaya çalıştım sihirbazlık numarasını. dört sene sürdü bulmam! daha önce de söylemiştim, biz çocukluğumuzda saftık biraz. doğrusunu isterseniz birazdan da fazla. bunu ara sıra düşünüyor, hayat yolunda çektiğim sıkıntıların, acemiliklerimin sebebini sorguluyorum da, küçüklüğümden beri epey saf olduğumu yeni yeni kabul ediyorum. bu da benim doğuştan gelen bir hakikatim. böyle kabul etmek lazım diyorum artık. hayatın gerçekleriyle didişmek beyhude bir çabadır, bu yaşta anlıyor insan. neyse, konumuzu dağıtmayalım çünkü konumuz benim geri zekalılığa ramak kalmış saflığım değil..
matmazelin, bizim evimizdeki uygulamanın tam tersi bir adeti vardı. ve ben bunu sonunda keşfetmiştim. dört senemi almıştı ama bir keşifti neticede. bizim evde, evden çıkarken perdeler açılır, eve girince perdeler kapanırdı. mantık da bunun doğru olduğunu söylüyordu. ama matmazel marika’da bizim ailemizdeki mantık yoktu! o, evden çıkarken simsiyah storlarını aşağı çekiyordu. eve gelir gelmez ise ilk iş onları kaldırmak oluyordu. annem bakıyor ki, perdeler kapalı, matmazel evde yok, bakıyor ki, perdeler açık, ışıklar yanıyor, matmazel evde.
annem sihirbaz değildi.!
yedi yaşında anladım ben bunu... 

11 Mayıs 2017 Perşembe

yoğurtlu soğuk buğday çorbası..,

peki ben ne yaptım bugün..?!
akşamdan buğday ıslatmıştım.
yoğurtlu buğday çorbası mevsimim geldi artık..
öğlen kahvemi yaparken koydum ateşe, kaynasın 
evden çıkana kadar diye..
kaynamadan çıktım..!
saat 1'de
yazıyla bir..
kadıköyden beşiktaşa geçtim.
beşiktaştan stada yürüdüm.
kombinemi hallettim. stat önünde fotoğraflarımı çekindim.
sonra beşiktaşa yürüdüm tekrar.
aklımda dün akşam keşfettim söğüşçü baba var.



9 Mayıs 2017 Salı

Apartmanımda Beyaz Futbol Keyfi..!

az önce apartmana girmemle, üç kadının kapı önü sahanlığı
mavrasının tam ortasına düşmem bir oldu.
kolay kolay yakalanmazdım ben bu üçlüye ama, 
artık dönüş yok. daldım aralarına. 
konu anında benim bu sefer gerçekten 
abarttığım sakalıma geldi.
“ne o ali, bu sakal ne olacak böyle.?” muhabbetine.
annemin “gördüğünüzde sakalına çalışın” dediğini tahmin ediyorum.
hemen “seni yaşlı gösteriyor, o güzel yüzünü kapatıyorsun” muhabbetiyle devam etti top çevrime..
tipik annem söylemi.. neyse ben ilk hücumu “umreye gidiyorum, sadece sen mi gidersin” ehe ehe 

26 Nisan 2017 Çarşamba

Dolma Kalem..,

günlerdir dolma kalem güzellemesi içeren bir yazı yazayım diyorum.
hatta haftalardır..
ve günlerdir bir kitap, okunmak üzere sırasını bekliyor.
hatta haftalardır..
ve nihayet elime alıyor, okumaya başlıyorum kitabı. ilk satırları şöyle.


DSC_4444.jpg



















10 Mart 2017 Cuma

Kırmızı Kraliçe Etkisi..,

Kırmızı Kraliçe, Lewis Carroll'un dünyaca ünlü kitabı Alice Harikalar Diyarında adlı kitabının bir karakterinden alır adını.. 
Hikâyenin bir bölümünde Kraliçe, Alice'i kolundan sürüklemeye başlar ve "Daha hızlı koş Alice,daha hızlı" diye bağırır.
Fakat ne kadar hızlı koşsalar da oldukları yerden ileri gidemezler.
Onca çabasına rağmen hala bulunduğu yerden ayrılamayan Alice şaşkınlıkla sorar: 
"Bunca zamandır koşuyoruz neden hala aynı ağacın altındayız? 
Sanki her şey bizimle beraber hareket ediyor."
Kraliçe: "Elbette.Başka ne bekliyordun? Sadece bulunduğun yeri koruyabilmen için olabildiğince hızlı koşman gerekiyor.
Eğer ki başka bir yere gitmek istiyorsan hızını en az iki misli arttırmalısın."

Yani prensip şu şekilde tanımlanabilir:
"Evrimsel bir sistemin, onunla aynı zamanda evrim geçiren diğer sistemlere göre sağlıklı kalabilmesi için devamlı gelişimi gereklidir."
Bu metaforu ilk kullanan kişi 1973 yılında ABD'li biyolog Leigh Van Valen. 
Valen'e göre yaşayan bütün canlılar varolma savaşı verirken bir türün gelişimi diğer türe de yol açıyor.
Avlayan ve avlanan mücadele verirken ikiside zamanla gelişiyor.Fakat bu gelişme aynı zaman diliminde gerçekleştiği için durumlarının hala aynı kalmasına neden oluyor. Zaman içindeki gelişimleri sadece yaşamsal döngüde mevcut konumlarını sağlamak için yapılmış oluyor.

Mesala çita ve bir antilop örneğinden gidersek; Bir çita ve bir antilop arasında av-avcı rekabeti aralarından koşma yeteneği daha kötü olanın "aç kalması" ya da "av olması" ile sonuçlanabilecek bir durumdur. 
Çitaların koşu yeteneklerinin herhangi bir şekilde gelişmesi sonucu başlarda daha çok antilop av olmaya başlayacak, bu antilopların daha yavaş koşanlarını ya da bir çitayı yakın mesafeye kadar fark edemeyenlerini diğer türdeşlerine göre (üreme ve hayatta kalmada) daha dezavantajlı hale getirecek, sonuçta başta çitaların hızındaki olumlu artış önemsizleşecek, sonraki nesillerde çitaların yakalamakta zorlandığı hızlı ve dikkatli antilopların yavrularının çoğalması ile iki tür arasındaki rekabetin eski dengeye yakın bir hale geri dönmesini sağlayacaktır.

Aynı şekilde bizi ileriye taşıyacak hakiki zaferler, aynı kurallar ile yarıştığımızda değil, 
oyunun kurallarını değiştirebildiğimizde, farklı biçimleri, başka yolları değerlendirebildiğimizde kazanılıyor. 

Kaynaklar ve ileri okuma

Dawkins, Richard., 

7 Mart 2017 Salı

Yılda 200 Kitap Okumak Mümkün mü..? Evet Mümkün..!

Yılda 200 kitap okumak, normal bir okur için inanılmaz bir şey gibi görünüyor ancak değil. Bir yıl içinde 200 kitap okuyabilmek, bazı önlemleri almak ve birtakım özverilerde bulunmak şartı ile pekâlâ mümkün. Konuya önce matematiksel olarak bakalım.

KitapEki için yazdım.. Buradan okuyabilirsiniz..



fotoğraflar © m a s t e r b r o c c o l i

1 Mart 2017 Çarşamba

bana masal anlat..,

hakarete dönüştürmüşüz bazı kelimeleri ve sıfatları. 
"artist misin lan..!” diyoruz artist’in 
sanatçı, sanatkâr demek olduğuna bakmaksızın, 
"bana felsefe yapma” deriz meselâ filozofu aşağıladığımıza, 
yok saydığımıza bakmaksızın ve 
"masal anlatma bana" deriz.
kendimizce küçümseriz sanki masal anlatmayı 
ve daha da önemlisi masalı; bana masal anlatma..! 
keşke bana masal anlatsan. 
otursak bir kuzinenin başına, 
içine tepsiyi sürsek közlensin diye patatesler, 



üzerine çiziktirsek kestaneleri, 
ve su kaynasa her daim bakır çaydanlıkta. 
kahve mi içeriz, çay mı demleriz artık bilemem. 
günler, geceler boyunca bana masallar anlatsan. 
devlerin, ejderhaların, kralların, prenslerin, prenseslerin, kavuşanların, kavuşamayanların, ejderhaların, 
uzak diyarların, çinin, maçinin, 
timur’un, marco polo’nun, 
evliya çelebi’nin, 
firdevsi’nin, şehname’sinin, 
şehrazat’ın, şehriyar’ın, binbir gece masallarının, 
türlüsünün, envaisinin, çeşitlisinin, 
ferhat ile şirin’in, 
leyla ile mecnun’un, 
şahmeran'ın, dünyazad’ın, haramilerin, sinbad’ın, 
rüstem’in, efrasiab’ın, 
troya savaşlarının, akhilleus'un, odysseus'un 
ve tepegöz'ün ve troyalı heleniyle 
homeros’un ilyada ve odysseia’sının masallarını anlatsan, 
ben dinlesem.. 
içim geçse benim. 
geçtiğinde içim, kalksam,
"kahve mi içeriz, çay mı demleriz artık bilemem” 
demiştim ama sıcak suya iki dal ıhlamur atsam, 
bir dilim limon kessem. 
boğazın kurumuştur senin 
bunca masal anlatmalardan.. 
iç, iyi gelir ıhlamur.. 
bal mı.? 
var bal. 
atam mı bir kaşık..?

26 Şubat 2017 Pazar

Her zaman taraf tutmalıyız..,

...
Ve şimdi çocuk bana dönüp, “Söyle bana” diye soruyor. “Benim geleceğime ne yaptın? Hayatına ne yaptın?”
Ve ona denediğimi söylüyorum, anısını yaşatmaya çalıştığımı, unutacaklara karşı mücadele ettiğimi söylüyorum. Çünkü eğer unutursak suçlu oluruz, suç ortakları oluruz.
Ve sonra ona ne kadar naif olduğumuzu, tüm dünyanın bildiğini ve sessiz kaldığını anlattım. Ve bu yüzden insanlar nerede ve ne zaman acı çekerse, aşağılanırsa asla sessiz kalmayacağıma yemin ettim. Her zaman taraf tutmalıyız. Tarafsızlık, hep zulüm edene yardımcı olur, asla zulüm görene değil. Sessizlik işkence edene cesaret verir, asla işkence görene değil. Bazen müdahale etmeliyiz. İnsan hayatı tehlike altında olduğunda, insan haysiyeti risk altında olduğunda ulusal sınırlar ve hassasiyetler önemsizleşir. Erkek ve kadın, her nerede ırkı, dini veya siyasi görüşü nedeniyle zulme uğruyorsa, orası -o anda- evrenin merkezi haline gelmelidir.
...
Elie Wiesel’in 10 Aralık 1986’da Nobel Barış Ödülü’nü alırken yaptığı kabul konuşmasından...,

konuşmanın tam metni için buraya bakabilirsiniz..

11 Ocak 2017 Çarşamba

193 ülke gören gezginden tavsiyeler..,

Yedi kez dünya turu yapan ve en çok seyahat edenler listesinde ikinci sırada yer alan gezgin bu işi neden yaptığını ve nasıl ucuza getirdiğini anlatıyor.
Barcelonalı Jorge Sanchez 62 yaşında. 
Jorge Sanchez'in 21 pasaportu var.

Az parayla gezmek

2 Ocak 2017 Pazartesi

Emile Zola İtham Ediyor..!

Edebiyat Geçmişinde Bu Ay; 


Dreyfus olayı – Emile Zola İtham Ediyor..!

 0







Bu önemli olayı Kitapeki'nde mutlaka okuyun...

29 Aralık 2016 Perşembe

Grande Rue de Pera'da Son Gece..,

Sinekkaydı tıraşımı olmuş, kısacık da olsalar, saçlarımı briyantinlemiştim. 
Galata'lı terzi Salomon’a diktirdiğim omuzları geniş, beli dar ve 
vücuduma tam oturan redingotum, kolalı gömleğim, 
boyun bağım ve daracık pantolonum ile Grand Rue de Pera'ya çıkmaya hazır hale gelmiştim.
En son Walk Over marka ayakkabılarımı giyip, bağcıklarını bağladıktan sonra oturmak artık haramdı. 
Bir davete, bir yemeğe veya baloya giderken ya da biriyle görüşülecekse, 
buluşuncaya kadar pantolonumuzun ütüsü bozulmasın diye çok oturmaz, 
devamlı ayakta gezerdik. Oturuyorsak da bacaklarımızı uzatarak otururduk. 
Evet, hazırdım ve artık kamaramdan çıkıp, kendimi çılgın İstanbul gecelerine atabilirdim. 
Koridorlardan geçerken, geminin yağlı, paslı merdivenlerini tırmanırken 
hiç bir yere değmemeye dikkat ediyor, ellerimi kirletmemek için 
mümkün olduğu kadar hiçbir şeye tutunmamaya gayret ediyordum.
Geminin güvertesine çıktığımda arkamdan biri “Başçavuşum..” diye seslendi.

18 Aralık 2016 Pazar

Sahiller Dalgaları Çatlatabilir mi..?

’Zihni oduna inen keser gibi olan birine ihtiyacım var; anlamsızlığın doruğunu olağanüstü bulmalı o kişi ve bir ayakkabı bağına hayran olabilmeli.’’


Ölümün yaklaştığı ânı güneşin batışı simgeler. Artık dalgalar kıyıya vurmuştur. Yalnızlık gerçekliği karabasan gibi ruhlara musallat olmuştur.


Melek Ertan Dalgalar'ı Kitapeki için yazmış.. Buradan okuyabilirsiniz..,

13 Aralık 2016 Salı

Aylaklığa Övgü..,


Napoli’de dolaşan bir gezginin öyküsünü herkes bilir: 
Yattıkları yerde güneşlenen on iki dilenci gören bu gezgin
(olay Mussolini zamanından önce geçer), bunlardan en tembel olduğunu kanıtlayana bir lira vereceğini söyler.
Dilencilerden on bir tanesi yerlerinden fırlayıp, liranın kendi hakları olduğunu iddia ederler,
bunun üzerine gezgin de parayı yerinden kıpırdamayan 
on ikinciye verir.”

Hikayenin hemen ardından da şu cümle gelir...

Bertrand Russell 'ın Aylaklığa Övgü'sünü yazdım..

Buradan okuyabilirsiniz..,

7 Aralık 2016 Çarşamba

Krizi Fırsata Çevirmenin En Çakal Hikayesi..,

Sene 1912. Amerika’nın meşhur başkanı Theodore (Teddy) Roosevelt’i, 
2. kez başkan seçmek için, seçim kampanyaları tüm hızıyla devam ediyor.

Roosevelt’in kampanya müdürü George Walbridge Perkins, 

seçimler için bir broşür hazırlatır.
Broşürün kapağında ise Theodore Roosevelt’in güzel bir fotoğrafı vardır. 
Amerika’nın her bir köşesine gönderilmek üzere 3 milyon adet broşür basılır. 
Postaya verilmesine birkaç dakika kala, George’un gözüne, broşürün kapağında yer alan fotoğrafın altındaki küçük bir yazı ilişir: Moffett Stüdyosu, Şikago.




George’un başından kaynak sular dökülür bir anda. "şimdi sıçtık" der. 3 milyon adet broşürde yer alan fotoğrafın telif haklarını Şikago’da bulunan bu küçük stüdyo elinde tutmaktadır ve kampanya çalışanlarından hiç kimsenin aklına, bu stüdyodan izin almak gelmemiştir.

Sorun, eğer, stüdyonun sahibi telif haklarına dayalı bir dava açacak olursa, Theodore Roosevelt, kullanılan her fotoğraf başına 1 dolar ödemek zorunda kalacak olmasıdır. Kampanya içinde önemli bir yeri olan broşürün, çöpe atılıp (3 milyon adet) ziyan edilmesinin de doğru bir davranış olmayacağına karar veren george Wallbridge Perkin, hemen telgrafın başına geçip, Şikago’daki stüdyoya şu mesajı gönderir:

5 Aralık 2016 Pazartesi

Lady Chatterley’in Aşığı” pornografi miydi..?




Lady Chatterley’in Aşığı” pornografi miydi?
Siz rahat okuyun diye kısacık yazdım. Buradan okuyabilirsiniz..

3 Aralık 2016 Cumartesi

Dostoyevski İdamdan Son Anda Nasıl Kurtuldu..,


“Sonra, üç kişi kurşuna dizilmek üzere direklere bağlandı. Ben altıncı sıradaydım. Her seferinde üç kişi, diye bağırdılar; sonuçta, ikinci gruptaydım, yaşamak için bir dakikadan fazla sürem kalmamıştı…”



Dostoyevski'nin İdamdan Son Anda Nasıl Kurtulduğunu Kitapeki için yazdım..
Kısacık.. Okuyunuz..,

1 Aralık 2016 Perşembe

Şarka Doğru Bir Tren Yolcuğuluğu..,






Daha önce yazmış olduğum yolculuk hikayemi son bölümüyle Lemur Dergi'nin bugün yayınlanan Aralık sayısında tamamladım.. Okuyunuz efendim..,

26 Kasım 2016 Cumartesi

"Haydi Abbas, vakit tamam;" ın hikayesi..,

CAHİT SITKI'nın HAYDİ ABBAS şiirinin hikayesidir..
Cahit Sıtkı askerliğini yedek subay olarak yapmak üzere birliğine gider.
O yıllarda yedek subay sayısı az olduğundan her yedek subaya emir eri verilmektedir. 
Birliğine gittiğinde bölük yazıcısından künye defterini ister.
Sırayla isimlere bakmaktadır bir isim dikkatini çeker.
Abbas oğlu Abbas..
Sakat çolak eli yüzünden çürüğe ayrılmış biridir Abbas..
Talim bitiminde askerin yanına gönderilmesini ister.Öğle saatlerinde kapı çalınır.Karşısında civan mert yiğit biri selam çakıp;
-Abbas oğlu Abbas Emret komutan!.. der..
Aralarında söyle bir konuşma geçer.
-Nerelisin?
-Memleket Mardin, kaza Midyat komutan
-Sen benim emir erim olur musun?
-Sen bilir komutan!.
Askere eşyalarını toplamasını ister ve kendi evinin altındaki boş yere taşınmasını ister.
Zamanla askerin zekiliği sıcakkanlılığından etkilenir. Abbas her sabah erkenden kalkar Cahit Sıtkı'ya kahvaltı hazırlar. Öğle yemeğini sormadan hazırlar. 
Tüm ihtiyaçlarını karşıdan bir istek gelmeden düşünüp yerine getirir. 
Erkenden kalkıp Cahit Sıtkı'nın kıyafetlerini ütüler hazırlar ve evin temizliğini yapar..
Akşamları olunca Cahit Sıtkı'nın sevdiği yemek ve mezeleri hazırlar..
Zamanla aralarında komutan asker ilişkisinden daha güçlü bir dostluk bağı oluşur.
Bu saf ve temiz Anadolu çocuğundaki sadakat ve temiz yürekten etkilenmiştir Cahit Sıtkı..
Zaman zaman karşısına alıp derleşir ve bu Anadolu çocuğunun ruhunda gizli şeyleri keşfeder..
Akşamları rakı sofrası kurup en güzel kızartma ve mezeleri hazırlar Abbas..
Araları ndaki duygu bağları güçlenir.
Böyle bir keyf geçesi akşamında alkollü Cahit Sıtkı sorar;
-Sen İstanbul'u bilir misin Abbas?
-Bilir komutanım..
-Orda bir Beşiktaş var bilir misin?
-Bilir komutan!.Ben orda acemi birlikteydim. .
-Orda benim bir sevgilim var..
Sen bana kaçırıp onu getirir misin?


fotoğraf © A L I • T A N R I S E V E R

21 Kasım 2016 Pazartesi

fotoğrafçı tacizi..,

Belgrad'ın ana meydanında dolaşırken bir sürü anne-baba ve çocuğun etrafını sardığı büyük balonlar üfleyen gencin olduğu tarafa doğru gittim. 
fotoğraf makinem boynumda asılı.
bir süre seyrettim sadece. çocuklar çığlıklar atarak gencin üflediği insan büyüklüğündeki balonların peşinden koşturuyor, kimisi dokunup patlatıyor, kimisi yaklaşıyor ama patlatmaya kıyamıyordu.
balonların güneşin altında gökkuşağı renklerine büründüğünü görünce hemen ardındaki güzel sarı binayı ve önündeki heykeli balonun içine alarak fotoğraf çekmek istedim. 
fotoğraf makinem ile istediğim kadrajı elde etmek için balonları takip etmeye başladım.
daha 10 saniye geçmemişti ki; iki baba ve bir anne üzerime doğru yürüdüler.. 

17 Kasım 2016 Perşembe

Bir tren yolculuğu macerası..,

Size 2009 yılında trenle Van’a yaptığımız yolculukta başımızdan geçenleri anlatacağım bu akşam.. Öyle içimden geldi birden.. Akşam saatlerinde kalkacak trenimize bindik. Yataklı vagon görevlisi Ahmet, nemrut bir suratla biletlerimizi istedi. Verdik. Yerimizi gösterdi. İstediğimiz zaman yataklarımızı açabileceğimizi söyleyip gitti. (Yataklarımızı onun açması gerekmiyor muydu.?) Tren tam bir hayal kırıklığı. Çok eski. Her yeri dökülüyor. Eminim Kazım Karabekir Paşa da Van'a bu trenle gitmiştir. Kars'a gittiğimiz Doğu Ekspresi ile alakası yok. Kompartmanda buzdolabı yok. Bu tam bir felaket. Biz daha önceki seyahatimizden tecrübeli olduğumuzdan ve bu trende restoran da olmadığını biletlerimizi alırken öğrendiğimizden ekmeğimizi, salamımızı, kaşarımızı, mezelerimizi, kolamızı, biramızı, kuru yemişlerimizi, çayımızı, kahvemizi almış, tam teşekküllü bir şekilde trene binmiştik. Bütün bunları nasıl saklayacağız. Tren çok sıcak. Her şey bozulucak. Çocukluğumuzun tren yolculukları nostaljisi ile anneme kuru köfte bile yaptırmışım. Yumurta haşlatmışım.!. 


Domates, salatalık, biber de var. 40 saat tren yolculuğu ile Van'a gideceğiz. Evet yıl 2009. Tren Van'a 40 saatte gidiyor. Bu da tarihe böyle geçsin. (Uçak 75 dakikada). Macera başladı. Telefonumun şarjı bitmişti. Telefonu prize taktım çalışmadı. Görevli Nemrut Ahmet'e gittim. Prizin çalışmadığını söyledim. Çalışır dedi. Benimle birlikte geldi baktı. Evet çalışmıyor dedi..! O arada benim kahve ısıtıcımı gördü. Bunu sakın kullanmayın, çok elektrik çeker, bu trenin voltajı onu kaldırmaz, yangın çıkarırsınız dedi. Ben, kablonun ucundaki bir fincanlık garip plastik kahve ısıtıcısına bakarken, yoksa kullandınız mı dedi. Yok kullanmadık dedim ama o bize şüpheyle baktı. İçinden bunlar bu treni bu gece yakarlar diye geçirdiğini hissettim. Ama o da biliyordu ki prizde elektrik yoktu. Treni yakmanın başka yolları olmalıydı. Bunu daha sonra eni konu düşünecektim ama o sonraki mevzu. Görevli Şüpheci Nemrut Ahmet gitti. Yataklı vagonda sadece biz varız. Bütün kompartmanlar boş. Arada koridorda Görevli Şüpheci Nemrut Ahmet'e bakıyorum. Adam hayatından tamamen bezmiş. Daha yola çıkalı bir saat olmuş kendini kaldırıp pencereden
atmakla atmamak arasında kalmış. Belki atacak ama bana öyle gıcık oldu ki; öylece çekip gitmek istemiyor. Yataklı vagon trenin en sonundaki vagon. vagonun en sonundaki kapının yanında bir dolap vardı. Baktım kapağı açık. Biramızı, suyumuzu, kolamızı filan paketleyip oraya koydum. Orası kompartmandan daha serin. Canımız bira isteyince gidip dolaptan aldım. Nispeten idare eder. Akşam olunca Salak Görevli Şüpheci Nemrut Ahmet anladı ki sadece bizim priz arızalı değil, tüm vagonda elektrik yok. Arifiye'de tamir etmeye çalıştılar. Olmadı. Hava iyice karardı. Lambalar silik de olsa yanıyor. Vagonun aküsü ona yetiyor. Ancak ortalığı görebiliyoruz. Ama birşey okunacak gibi değil. Akşamın 11'nde yataklarımızı açtık. Saat 12'ye doğru uyumuştuk.
Sabah kahvaltımızı hazırladık. Sıcak su yok. Hayatımda ilk kez kahvaltımı kola ile yaptım. Esas önemlisi tuvalette sifonun suyu da akmıyor. Nasıl oluyorsa sadece lavabodan su akıyor. Buna da şükür. Vagonda tek işleyen şey lavabo suyu. Ankara'da da uğraştılar olmuyor. Aküler şarj olmuyor galiba. Tamir edenlere pencereden bakayım dedim. Hepsi bana pis pis baktı. İftiracı Salak Görevli Şüpheci Nemrut Ahmet herhalde elektrik tesisatını bizim sabote ettiğimizi söyledi. Çünkü yola çıkmadan kontrolleri yapmadığı için onu suçluyorlardı. Sivas'ta istasyon büfesinden termosuma sıcak su aldım. Garip adam benden 1,5 lira aldı. 80 lira istese 100 lira verip üstü kalsın diyecektim. Neyse boğazımızdan sıcak bir çay geçti. Daha sonra bir bardak kahve bile içtim. Akşam oldu ve hava karardı ve biz şimdi zifiri karanlıktayız. İşin enteresan tarafı trenin yataklı dışında bütün ışıkları yanıyor. Kendimi kaçak elektrik kullandığı için elektrikleri kesilmiş, pencereden şehrin ışıklarını seyreden gecekondu sakini gibi hissediyorum. Kaçak elektrikle kahve kaynatan gecekonducu..! Sıkıntıdan dokuzda yatağa girdik. Elektrik olmayan seferberlik yıllarında nüfusun niçin arttığını çok iyi anladım.. Saat 10'da kapımız çaldı. Kapıyı açtım.