m.b' ce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
m.b' ce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2023 Perşembe

Artist misin lan?



Hakarete dönüştürmüşüz bazı kelimeleri ve sıfatları.
“Artist misin lan..!” diyoruz; artist’in
sanatçı, sanatkâr demek olduğuna bakmaksın

“Bana felsefe yapma” deriz meselâ;
filozofu aşağıladığımıza, yok saydığımıza bakmaksızın..
“Masal anlatma bana” deriz;
kendimizce küçümseriz sanki masal anlatmayı
ve daha da önemlisi masalı; bana masal anlatma..!

Keşke bana masal anlatsan.
otursak bir kuzinenin başına,
içine tepsiyi sürsek közlensin diye patatesler,
üzerine çiziktirsek kestaneleri,
ve su kaynasa her daim bakır çaydanlıkta.
kahve mi içeriz, çay mı demleriz artık bilemem.
günler, geceler boyunca bana masallar anlatsan.
devlerin, ejderhaların, kralların, prenslerin, prenseslerin, kavuşanların, kavuşamayanların,
uzak diyarların, çinin, maçinin,
timur’un, marco polo’nun,
evliya çelebi’nin,
firdevsi’nin, şehname’sinin,
şehrazat’ın, şehriyar’ın, binbir gece masallarının,
türlüsünün, envaisinin, çeşitlisinin,
ferhat ile şirin’in,
leyla ile mecnun’un,
şahmeran'ın, dünyazad’ın, haramilerin, sinbad’ın,
rüstem’in, efrasiab’ın,
troya savaşlarının, akhilleus'un, odysseus'un
ve tepegöz'ün ve troyalı heleniyle
homeros’un ilyada ve odysseia’sının masallarını anlatsan,
ben dinlesem..
içim geçse benim.
geçtiğinde içim, kalksam,
"kahve mi içeriz, çay mı demleriz artık bilemem”
demiştim ama sıcak suya iki dal ıhlamur atsam,
bir dilim limon kessem.
boğazın kurumuştur senin
bunca masal anlatmalardan..
iç, iyi gelir ıhlamur..
bal mı.?
var bal.
atam mı bir kaşık..?

Hastane Günlüğü

 dün öğlenden sonrayı annemle birlike haydarpaşa numune hastanesinde geçirdim. annemin böbrek rahatsızlığı nedeniyle.

annemin doktoru 133 yaşında bir uzman doktor. erkek.
aldığımız sonuçları kendisine götürdük.
zaten bilgisayar ekranına düşmüş olan tahlil neticelerini vatandaşlık numarasını girerek görmeye çalıştı..!
biz annemle doktorun masası önündeki koltuklarda oturuyoruz. karşılıklı. doktor ekrana bakıyor, biz annemle bakışıyoruz.
doktor ekrana bakıyor ben odaya göz gezdiriyorum.
cam kapaklı dolabın camı çıkmış, cam yere konmuş, lavaboda likit sabun akmış, pembe bir gölcüğün içinde yüzüyor plastik şişe, her dispenser havlu peçete kutusu gibi boş, içinde peçete yok.
doktor ekrana bakıyor, ben arkasındaki camdan çam ağaçlarına bakıyorum, annem bana bakıyor,
doktor ekrana bakıyor, yüzünde sıfır mimik, eksi 1 jest..
tıpta buna ex olmak mı deniyor. olabilir mi. ?!
tıbben ölmüş ama ekrana hala bakıyor olabilir mi..!
ben anneme bakıyorum, annem bana bakıyor, doktor ekrana.
annem dudak hareketleriyle bana “ne yapıyor bu.?” diye soruyor, kucağındaki ellerini iki yana açarak.
doktor görmüyor bunu, çünkü ekrana bakıyor.
ben “matematik problemi çözüyor" diyorum annemin anlamayacağını bilerek. anlamıyor zaten.
doktor sonunda hareket ediyor. kımıldıyor.!
bakışlarını ekrandan ayırıp önce anneme, sonra bana bakıyor. “neredeyim ben..?!” diyor.
şaka şaka, ama böyle sorması gerekiyordu. neyse.
anneme bakıp benim problem çözüyor savımın gerçekliğini kanıtlarcasına sonuçları açıklıyor.
"böbreklerinizin yüzde 41 ‘i çok iyi çalışıyor. bu da demek ki yüzde 59 işlev kaybı var. bu yüzde 59’un, yüzde 28’i yaşınızdan ötürü doğal olan kısmı. geri kalan yüzde 31 de doğal olmayan kayıp.. bunu tedavi edeceğiz.." diyor.
bu kadar.! teşhis bitiyor. !
ailem beni, benim de isteğim doğrultusunda sözelci olarak okuttu. ama durumumuz olmadığından ben, hayat içinde sayısalcıya evrildim. o nedenle anında anladım sonucu ve anneme baktım. anlamadı tabii diyerek. annem de bana baktı ve dudaklarıyla
“ne diyo bu be..?!” dedi.
doktor bize bakmıyordu o anda, sanırım başka bir probleme geçmişti.
ben anneme sessiz de olsa cevap veremiyorum, doktor görebilir diye. gözünü kaldırsa ekranın üzerinden beni görebilir.
pek ihtimal dahilinde olmasa da gözünü kaldırabilir yani.!
sessizce annemin ha bire içtiği su şişesine uzanıyorum.
ne yaptığımı bilmez bir halde şişeden koca bir yudum alıyorum. avurtlarım doluyor suyla..
o sırada annem doktora dönüp
“yüzde kaç demiştiniz sağlam böbrek…?!” diye soruyor.
ben avurtlarıma doldurduğum bütün suyu annemin kucağına püskürtüyorum.
bir itfaiye hortumunun yangına doğru tutulan ucunun ilk açıldığı andaki tazyiki ile.
doktor ekrana bakıyor. annem bana. ben yere…

26 Aralık 2022 Pazartesi

Matmazel Marika






ben kadıköy yeldeğirmeni’nde iki katlı, ahşap bir rum evinde doğdum. matmazel marika’nın evinde. evet, fotoğraftaki evin alt katında.. üst katımızdaki iki oda, sıfır salonda otururdu marika. bizim birinci kattaki bir oda, sıfır salon evimizin içinden çıkılan ikinci katta. mahallemizde evler tuhaftır biraz. mesela benim şu anda oturmakta olduğum ev de, üç oda sıfır salondur. üç odadan büyük, ortadaki antreyi saymazsak.neyse, konumuz bu değil..
matmazel marika, ünvanından da anlaşılacağı üzere hiç evlenmemiş, yalnız yaşayan bir kadındı. yedi yaşıma kadar bana dadılık yapmıştır bir nevi. annem yirmi yaşında bir genç kızmış ne de olsa.
neyse, konumuz bu da değil..
ben marika’nın evinde doğduktan üç sene sonra tam karşısındaki üç katlı ahşap eve taşındık. kardeşim de orada doğdu. zenginleşmemiştik. sadece nüfusumuz artmıştı.
bunları şimdi niçin anlatıyorum?
aklıma geldi birden, ben annemi o yaşlarda sihirbaz zannediyordum!
neden mi?
babam çok muhafazakar bir insandı. namazında, niyazında.akşam eve gelir gelmez ilk işi ikinci kattaki oturma odamıza girerek, “perdeleri kapayın!” demek olurdu. çoğunlukla kapatılmış olurdu perdeler zaten. tül perdeler hep kapalıydı da, kalın keten perdeler de kapatılırdı akşam ışıklar yanınca.
neyse, konumuz bu hiç değil.
biz matmazelin evinin tam karşısına taşınınca ben pencereden hep matmazeli izler olmuştum. gelişini gidişini. baştan aşağı simsiyah giyinirdi matmazel marika. siyah, kısa topuklu rugan ayakkabılar, siyah naylon çorap, siyah ceket, siyah şapka, şapkadan aşağı sarkan ve yüzünü kapatan siyah tül ve siyah eldivenler. yağmur yağıyorsa siyah şemsiye. kamburdu marika, kısa boyluydu. bir metre, elli santim falandı herhalde. bana o zamanlar herkes çok büyük gelirken marika’yı bu kadar küçük gördüğüme göre yanılıyor olamam.
neyse, konumuz matmazel marika’nın tarzı ve boyu posu hiç değil..
ben pencereden onun evini izlerken annem yanıma gelir, bir elini benim omuzuma koyar, diğer eliyle perdenin benim açtığım kısmını genişletirken hafifçe öne eğilir, altı metre öteye baktığı halde çook uzaklara bakıyormuş gibi gözlerini hafifçe kısar, pencereden tam karşıya bakar, “matmazel gitmiş” derdi.
işte konumuz tam da bu..
matmazel gitmişse ben üzülürdüm. o üzüntünün arasında annemin marika’nın gittiğini nereden bildiğini sorgulamazdım hiç. ama annem bazen, “matmazel gelmiş” derdi. sadece pencereden karşıdaki iki katlı evin ikinci katının pencerelerine bakarak anlardı annem bunu. bir süre sonra matmazel marika’nın ışıkları yaktığını ve içeride pıtı pıtı gezdiğini görürdüm. hakikaten gelmişti marika! annem bunu nereden biliyordu? sadece karşıdaki evin penceresine bakarak içinde yaşayan insanın evde olup olmadığını anladığına bakılırsa, annem tabii ki sihirbazdı! yedi yaşına kadar anneme bunu nasıl bildiğini sormak aklıma gelmedi. bir sihirbaza numarasını nasıl yaptığını sormak ayıptır, ondan sormadım desem tam bir yalan olur bu! sadece gitmesiyle gelmesi arasında verdiği görüntü farkını izleyerek bulmaya çalıştım sihirbazlık numarasını. dört sene sürdü bulmam! daha önce de söylemiştim, biz çocukluğumuzda saftık biraz. doğrusunu isterseniz birazdan da fazla. bunu ara sıra düşünüyor, hayat yolunda çektiğim sıkıntıların, acemiliklerimin sebebini sorguluyorum da, küçüklüğümden beri epey saf olduğumu yeni yeni kabul ediyorum. bu da benim doğuştan gelen bir hakikatim. böyle kabul etmek lazım diyorum artık. hayatın gerçekleriyle didişmek beyhude bir çabadır, bu yaşta anlıyor insan. neyse, konumuzu dağıtmayalım çünkü konumuz benim geri zekalılığa ramak kalmış saflığım değil..
matmazelin, bizim evimizdeki uygulamanın tam tersi bir adeti vardı. ve ben bunu sonunda keşfetmiştim. dört senemi almıştı ama bir keşifti neticede. bizim evde, evden çıkarken perdeler açılır, eve girince perdeler kapanırdı. mantık da bunun doğru olduğunu söylüyordu. ama matmazel marika’da bizim ailemizdeki mantık yoktu! o, evden çıkarken simsiyah storlarını aşağı çekiyordu. eve gelir gelmez ise ilk iş onları kaldırmak oluyordu. annem bakıyor ki, perdeler kapalı, matmazel evde yok, bakıyor ki, perdeler açık, ışıklar yanıyor, matmazel evde.
annem sihirbaz değildi.!
yedi yaşında anladım ben bunu... 

24 Mart 2020 Salı

ali frank’ın hatıra defteri - covid-19 günlükleri / 2


sevgili günlük; bugün, bulaşıcı salgın hastalık nedeniyle
65 yaş üstü vatandaşların sokağa çıkma yasağının
ilk gününü idrak ettik milletçe.
sokağa çıkma yasağı ilan etmeye gerek yoktu aslında.
onların neyle korkutulabileceğini biliyordum ben.
ama bana soran olmadı.
onları can evlerinden vuracak iki olay var.
biri bankaların iki yılda bir verdikleri maaş promosyonları
-ki bu yılın şu günleri ödeme zamanı-
diğeri temmuz zammı. (yüzde 3.8 de olsa çok kıymetlidir.!)
polisler, bekçiler, zabıtalar sokakta gördükleri yaşlıların kimliklerinden tespit yapacaklar ve iki kez sokakta yakalanmaları halinde bu yıl promosyon alamayacakları gibi temmuz zammı da ötelenecek denilecekti.
bak bir tanesi sokağa çıkıyor muydu.
sokağa çıkmamak farklı,
sokağa çıkmanın yasaklanması çok farklı..
kendimden biliyorum..
sevgili günlük. yaşım tutmasına rağmen ben de çok sık sokağa çıkmıyorum ve stokçuluk yapmıyorum.
hatta bu durumu fırsat bilerek evdekileri tüketme kararı aldım.
deep freeze’de ne var ne yok yavaş yavaş tükettim.
arkalardan, en dipte sağ köşede streçe sarılmış, yumruk büyüklüğünde topak şeklinde bir cisme ulaştım.
henüz ne olduğunu çözebilmiş değilim.
bir arkeolog titizliği ile yapışmış olduğu üç yüzeyden de


Resim




23 Mart 2020 Pazartesi

ali frank'ın hatıra defteri - covid-19 günlükleri


günlerdir düşünüyorum.. iki şey kafamı kurcalıyor
1- neden bu yaşlılar ısrarla sokağa çıkmak istiyorlar,
bunun bir sebebi var..
psikolojik bir sebep.
bunu bulamıyorum.
psikolog değilim.
birgün birileri yazacaktır.
2 - yaşlılara sokağa çıkmayın derken büyük bir zevk alıyoruz.
İnceden, için için, kıpır kıpır bir zevk..!
bunun kaynağı ne?
işte bunun sebebini buldum.
bunu çok düşündüm şu sonuca vardım..
intikam !!

13 Mart 2020 Cuma

macera yitimi..,

akşam yürüyüşünden geldim.
her zamanki gibi bir saat, on beş dakika süren
mutat akşam yürüyüşüm.
genellikle aynı güzergahta yürürüm. kadıköy'ün en sevdiğim yeri balık pazarı içinden geçerek, moda caddesi üzerinden migros'u dönüp, oyun atölyesi önünden geçip bahariyeden aşağı, boğa'dan karşıya geçip, halitağa üzerinden yeldeğirmeni ve yokuştan aşağı evim.
bazen bu tekdüze hayatıma heyecan katmak için bunun tersini yapar, yeldeğirmeni'nden bahariye'ye çıkar,
balık pazarı içinden geçerek evime dönerim.
o gün farklı bir şey yapmış olmanın ince huzuru içinde, “yaşıyorum bu hayatı” derim, o karikatürdeki adam gibi.
neyse, bugün yine değişiklik isteğimin önüne geçemedim ve tersten başladım yürüyüşüme. ne de olsa bugün yeni yaşımın ilk günü. altıyol'dan yukarı, bahariye'den moda'ya doğru yürüyorum, tam halk eğitim merkezi’nin karşı kaldırımındayım, yerde on, on iki santim arayla üç dört damla kan gördüm. dedim her halde birinin burnu falan kanadı. yürümeye devam ederken.. biraz sonra aynı damlalar yine başladı. aynı aralıklarla. on, on iki santim aralıklarla düzenli damlalar.

Resim

ben yürüyorum damlalar devam ediyor. bir noktadan sonra bitecek, birinin kanayan eli, bacağı, burnu her neyse farkına varacak, bir yerde duracak, bir eczaneye falan girecek, ya da bir restorandan peçete almak

8 Ocak 2020 Çarşamba

Nuri Bilge Ceylan'ın Çocuk Terbiyesine Katkıları..!!

çocuk yetiştirmek gerçekten bir sanat..!
kızım olduğunda ben daha 28 yaşındaydım.
tecrübesizdim.!
şimdi torunlar karşısında full donanımlıyım.
mesela derin, sessiz sedasız otursun diye telefonu onu verip bir video açıyorum. çizgi film falan sessizce seyrediyor.
ama iki dakika sürmüyor bu sessizliği.
benim bilgisayarıma dadanıyor, “dede sen telefonu al, ben büyük seyredeyim diye.”
tamam dedim sonunda. ama bir şartım var diye ekledim. “benim açtığım filmi izleyeceksin.”
“tamam” dedi.



açtım ahlat ağacı’nı nuri bilge’den.
sonuç, beklediğimin de ötesinde mükemmel.
çıt yok.
ertesi gün telefon elinde film seyrediyor sessizce.
dedim, “bilgisayarı ister misin” cevabı başını kaldırmadan verdi.
“yok dedeciğim, açma o filmi ben telefondan seyrederim sessizce”

kapüşon ..,

kapüşonun ısıtması ya da kafaya geçirilmiş olmasının
kişiye kattığı karizma hakkında
ne düşünürsünüz bilmem ama; polar sweatshirtün
kapüşonunu evde kafaya geçirmenin
mutlulukla bir ilgisi olmalı.





kanepede yatarken ana rahmine dönmek gibi bir şey..,

25 Aralık 2019 Çarşamba

Gelme Yaz..!


Oldum olası sevmem pazar günlerinin öğleden sonralarını. pazar öğleden sonraları demek, önceleri okul, sonraları iş hayatında pazartesi gününe hazırlanmak demekti.
pazar günü öğlen on ikiden sonra bitiverirdi sanki hafta sonu tatili.
son altı yılımda ne okula, ne de işi gitmediğim halde aynı pazar sıkıntısı devam etmekte. ama pazartesi sabahı da olsa böylesine güzel, böylesine pırıl pırıl bir gri sabaha uyanmak harika bir his. kombi yanabileceği en kısık değer olan 28’de pır pır yanarken sabah beş idrarını bırakmak için sıcacık yataktan çıkıp, içimizdeki o sıcacık sıvının kaybıyla kan akışının o bölgeye anlık hızlanışı, -ve banyoda radyatör olmaması nedeniyle- gelen titreme ile sıcacık yorganın altına girmeye paha biçilemez.
bakmayın siz bugünlerde “gelme kış!” diye sızlananlara. onların derdi gelsin yapış yapış yaz.
nasıl da bir ikilem içindedir bütün yaz’cılar. (çelişki demek daha doğru sanırım. ya da açmaz, şairane 

24 Aralık 2019 Salı

sana ne oğlum.?!

bir mont aldım.
her zaman olduğu gibi kolları uzun.
hemen yan tarafta tadilât işleri yapan terzi var.
ona gittim. bir genç gömlek ceplerine, sırtlarına ve kasket alınlıklarına logo diktirmiş. onları deniyor.
afrika’da ihtiyaç sahibi köylerde su kuyuları açan gönüllü bir kuruluşmuş. İDEA.
ben girer girmez benden yardım istediler.
“abi bu etiketler eğri mi sence.?”
baktım şapkaların da, gömleklerin de hepsi aynı oranda sağ taraftan yukarı çekiyor.
evet dedim, sağ taraf yukarıda.!
terzi ve karısı bana baktılar.
ben düşündüm, buraya niye gelmiştim.?
ama artık çok geçti.!
söz ağızdan çıkmıştı bir kere.
bir de afrikada temsil edilecek türk gönüllüler söz konusuydu. sözümden dönmedim. terzi "çok mu o kadar, dikkat çekecek kadar?" dedi.
ben "evet bayağı amatör gösterir işi." diye üzerine gittim olayın. genç "ben de öyle dedim abi "dedi.
terzinin karısı "sökeriz.!" dedi sinirli.
"hepsini söker, yeniden dikeriz."
gerisini küfür şeklinde bana bakarak söyledi.
ama içinden.!
neyse, terzi beni savmak için "ne vardı abi senin.?" dedi.

20 Aralık 2019 Cuma

fakirlik kötü..,

canım sıkkın, moralim bozuk olduğunda filmlerden özenip, 
duşun altında iki elimi taa yukarılarda duvara yaslayıp,
başımı kollarımın arasından aşağıya sarkıtıp
su kafamdan aşağı akarken öylece durup düşünmeye,
moralimi bozan hadise ile yüzleşmeye çalışıyorum ancak





ah dede, vah dede..,


ahh, dedeciğim ahh..!!
bok mu vardı kırım'dan kalkıp
sıcak denizlere indiniz!!
biraz daha batıya ve kuzeye doğru,
daha soğuk denizlere çıksanız
ölür müydünüz.?!





tamam yine ölürdünüz de;
biz de böyle başbakanlarla yaşardık
hiç değilse.
çocuklarımız ve torunlarımız da..,

huzurlarınızda finlandiya başbakanı..



5 Kasım 2018 Pazartesi

japon özrü..,

bu, sürekli gördüğüm, japonları özür dilerken
gösteren paylaşımlardan çıkardığım sonuç şu ki;
bu japonlar özür dilemekten işlerini tam olarak
yapmaya fırsat bulamadıkları için
sürekli özür dilemek zorunda kalıyorlar..
neymiş, ameliyat sırasında ölen hasta için bütün hastane personeli 
ve doktorlar koridorda sıraya girmişler hastanın yakınları önünde 
eğilmiş saygı duruşunda özür diliyorlarmış. 
e, ameliyat masasında hastayı bırakmış gelmişiniz. 
adamın karnı yarılmış açıkta. 
o da öldü. 
hadiiii yine bir özür daha..!!

bak bize..
hiç özür diliyor muyuz.?!
dilemiyoruz.
çünkü neden..?!
çünkü işimizi yapıyoruz.
özür dilemeye vaktimiz yok..!!

28 Temmuz 2018 Cumartesi

sorgulama..!

ölümle ilgili hiç bir takıntım, oturup da düşünmüşlüğüm, üzerinde kafa yormuşluğum falan yoktur benim.
genellikle yaşadıklarıma, yaşamakta olduklarıma odaklanırım. yaşayacak olduklarım da pek gündemimde değildir...
ama 33 lira verip, 24’lük tuvalet kağıdı alınca tek başına yaşayan bir insan geleceği sorgulamaya başlıyor ister istemez.

2021’i görebilecek miyim acaba.?!
23 üncü rulonun mukavva makarasını çıkarıp,
yerine 24. sünü takarken, geçen üç yılın yaşanmışlıklarını, bana kattıklarını irdelemek, geride bıraktığım günlerimi sorgulamak, muhakemesini yapmak
imkanı bulabilecek miyim acaba diye
düşünmeye başlamadım değil.
hayatımın en uzun vadeli yatırımını yapmışım meğer.
birini takarken ve kalan 23 tanesini kaldırırken
bunu düşündüm.
yazarım size o son ve 24 üncü ruloyu taktığımda.. hayattaysam..!!!

30 Haziran 2018 Cumartesi

yaz zenginler içindir..,

yaz zenginler içindir.. 
fakirin yazı olmaz.. 
siz çalışacaksınız, patron perşembeden bodruma uçacak. 
teknesi bekliyor turgutreis marinada. 
pazartesi sabahına kadar teknenin kıçında soğutulmuş beyaz şarabını içip, buzlu badem yiyecek..
patron bile; 

8 Haziran 2018 Cuma

güllaç maceraları..,

güllacı severim. yılda iki defa yerim. 
ramazanın ilk on günü içinde ve sonuna doğru.
geçenlerde bu ramazan yemedim diye evimin köşesindeki üç pastanede 
“ya şundadır, ya bunda” yaptım ve 
sırayla mado’ya kızgınım dedim geçtim, 
saray’a girmem dedim geçtim, 
murat muhallebicisinde karar kıldım.
havuz pastaneleri anasını satayım.! 
laik pastane yok..! 
neyse bir porsiyon istedim. paket.
el ayası kadar (avuç içinin parmaksız olanı oluyor) güllaça kasada 14 lira verdim. ondörttürklirası.!
sonra kendimi “sofram zengin olsun, fakirim diye kimse beni ziyarete falan kalkışmaz işte.” 
diye teselli ettim.!!
yine “ben bunu evde yaparım”larım geldi ve yine başıma gelecekleri bile bile 
lades olayına girdim.
bu güllaç denen mısır nişantası, un ve sudan müteşekkil yufka, 
kocaman tepsi büyüklüğünde paketlerde satıldığından alamazdım. 
şimdi dörde bölünmüş, sigara böreği gibi sarmalık küçük paketleri çıkmış. 
onlardan aldım bir paket 6 lira.
gittim baharatçımdan file badem ve gülsüyu aldım, 





7 Haziran 2018 Perşembe

9 ayak buzdolabı..,

benim babam haydarpaşa garı cer atölyelerinde işçiydi. bildiğin düz işçi.
annem de ev kadını.
bildiğin düz ev kadını.
o yıllarda, -bak elli sene öncesinden bahsediyorum-
eve buzdolabı alınmıştı.
hem de 9 ayak..! o zamanlar buzdolabı kelimesinin hemen ardından gelirdi “ayak”
7.5 ayak, 9 ayak, 11,5 ayak falan.
ben, eğilir buzdolabının altına bakar niçin 9 tane ayağı olduğunu, buna niye ihtiyaç duyulduğunu düşünür dururdum.




sonra çamaşır makinası geldi eve.
hayır babama piyango falan çıkmamıştı.!
halâ cer atölyelerinde çalışıyordu.
sıkma kollu, merdaneli çamaşır makinası üstten kapaklıydı. 
içindeki çamaşırların yıkanışını, bir sağa, bir sola savruluşunu kapağını açıp seyredebiliyordun.
ben ise, buzdolabının öndeki iki ayağından başka diğer ayaklarını halâ göremiyordum.
ve halâ bir anlam veremiyordum.

26 Mart 2018 Pazartesi

male striptease..!

ben, bu yaşıma geldim tek bir striptiz izlemedim.
sahnede, çıplak gözle, kanlı, canlı....
dersem yalan söylemiş olurum..
erkek striptizi seyrettim ben.
zorunda kaldım, zorunda bırakıldım diyelim..


efenim.. şöyle oldu..

5 Ocak 2018 Cuma

bir intihar mektubunda Nietzsche ‘ye yer vermek..!

bir intihar mektubunda; dahi anlamındaki “de” leri, “da” ları ayrı yazmak, 
imlâ kurallarına, noktalama işaretlerine harfiyen uymak…
zaten türkçesi de pek iyi değilmiş” diyeceklere meydan vermemek. 
tereddütte kaldığı bir kelimenin doğru yazılışını TDK’dan kontrol etmek, 
nietzsche’nin yazılışına google’dan bakmak. 
kusursuz bir türkçe ile mükemmel bir intihar mektubu yazmak..,

5 Aralık 2017 Salı

çifte kavrulmuş..,



yıldızlarımız boyalı,
düşlerimiz kaçak, 
arzumuz tutsak,
cennetimiz plastik..


yakalayıp, 
öpüyorum
mavi boyalı bir yıldızı
boynundan....
kokusu çifte kavrulmuş

belleğimizi yokluyorlar durmadan..
durmadan kanıyoruz..
cehennemimiz soğuk,
yaşam destek ünitesinde
hayatımıza kına yakmışlar..

dönüp,
yakalayıp
boynundan
bir kere daha
öpüyorum..

kokusu çifte kavrulmuş
suskunum
sakin
umutlu.. 

m.b